Türkiye'nin yükselişinin arkasında neler var? ( 2025 PISA )
PISA 2025 sonuçlarına göre Türkiye, fen bilimleri ve okuma alanında ilk kez OECD ortalamasının üzerine çıktı; matematikte ise ortalamaya yakın sonuç elde etti. 2022'ye göre fen puanı 18, okuma 16, matematik 9 puan artış gösteren Türkiye, sıralamada fen bilimlerinde 34'ten 19'a, okumada 36'dan 18'e, matematikte 39'dan 28'e yükseldi. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin sonucu "tarihi bir başarı" olarak nitelendirirken, uzmanlar yükselişte LGS sorularının PISA'ya uyumlu hale gelmesinin etkili olduğunu belirtiyor. Peki Yükselişin arkasında hangi etkenler var?
Türkiye ilk kez fen bilimleri ve okumada Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ortalamasının üzerine çıktı. Matematikte ise OECD ortalamasına çok yakın bir sonuç elde etti.
Sonuçlar, Türkiye'nin 2015'ten beri süren yükseliş eğilimini güçlendirdiğini gösteriyor.
Ancak uzmanlar, ortalama puanların eğitimdeki eşitsizlikleri ve dijital becerilerdeki açığı tek başına yansıtmadığına dikkat çekiyor.
Türkiye'nin yükselişi, OECD ortalamalarının üç alanda da PISA tarihinde ölçülen en düşük seviyelere indiği bir dönemde gerçekleşti.
BBC Türkçe'den Fundanur Öztürk'e konuşan Yeditepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yelkin Diker Coşkun ve Eğitim Reformu Girişimi (ERG) Politika Analisti Özgenur Korlu, yükselişte Türkiye'deki merkezi sınavların PISA'ya yaklaşmasının etkili olduğu görüşünde.
Türkiye'nin puanları ne kadar yükseldi?
PISA öğrencilerin yalnızca müfredat bilgisini değil, bu bilgiyi gerçek hayattaki sorunlara ne ölçüde uygulayabildiğini değerlendiriyor.
OECD'nin Türkiye ülke notuna göre, 2025 uygulamasına 91 ülke ve ekonomiden 760 binden fazla öğrenci katıldı.
Türkiye'de 203 okuldan 7 bin 702 öğrenci sınava girdi. Bu örneklem, ülkedeki 15 yaş nüfusunun yaklaşık %72'sini temsil ediyor.
OECD verilerine göre Türkiye'nin fen puanı 2022'ye göre 18 puan, okumada 16 puan, matematikte ise yaklaşık dokuz puan arttı.
Sınavda asgari yeterlilik düzeyine ulaşanların oranı da yükseldi.
Bu oran Türkiye'de fen bilimlerinde %81, okumada %76 ve matematikte %64 oldu.
OECD ortalamaları sırasıyla %74, %69 ve %65.
MEB verilerine göre Türkiye, tüm katılımcılar arasında fende 34'üncülükten 19'unculuğa, okumada 36'ncılıktan 18'inciliğe, matematikte 39'unculuktan 28'inciliğe çıktı.
Bakan Yusuf Tekin sonuçları nasıl değerlendirdi?
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, sonuçları "tarihi bir başarı" olarak nitelendirdi.
Tekin, Türkiye'nin fen ve okumada ilk kez OECD ortalamasını geçtiğini, matematikte ise ortalamayı yakaladığını söyledi.
Tekin'e göre başarıda son 20 yılda eğitime ayrılan kaynakların artırılması, yeni derslikler yapılması, öğretmen ve derslik başına düşen öğrenci sayısının azaltılması etkili oldu.
Bakan ayrıca taşımalı eğitim ve yatılı okullar gibi eğitime erişimi artıran uygulamalara, FATİH Projesi'yle okullara sağlanan dijital altyapıya ve okullardaki cep telefonu sınırlamasına işaret etti.
Ancak PISA, hangi politikanın sonuçlarda ne kadar etkili olduğunu tek başına ölçmüyor.
Korlu da Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli'nin 2024'te kademeli olarak uygulanmaya başladığını ve bu sonuçların modele bağlanamayacağını belirtiyor.
Yükselişin arkasında hangi etkenler var?
BBC Türkçe'ye konuşan Prof. Dr. Yelkin Diker Coşkun, sonuçların kendisi için sürpriz olmadığını söylüyor.
Bunun temel nedenini, son yıllarda Liselere Geçiş Sistemi (LGS) sınavında kullanılan soruların PISA'ya benzemesiyle açıklıyor.
Coşkun'a göre fen ve matematikte bağlam temelli, analiz ve yorumlama gerektiren soruların; Türkçede ise uzun metinlerle tablo ve farklı bilgi türlerini birlikte okutan soruların ağırlığı arttı.
"Son iki üç yıldır LGS'nin sınav yapısının PISA'ya çok uyumlu olduğunu düşünüyorum" diyen Coşkun, öğrencilerin beşinci veya altıncı sınıftan itibaren bu soru biçimine hazırlandığını belirtiyor.
Bu durumun üst düzey düşünme becerileri bakımından bir hazır bulunuşluk yarattığını söyleyen Coşkun başarıyı öğrencilerin, öğretmenlerin ve ailelerin sınava hazırlık çabalarıyla birlikte değerlendiriyor.
Özgenur Korlu da merkezi sınav sorularının PISA ile uyumlu hale gelmesinin, 2015'ten beri görülen ilerlemede payı olduğu görüşünde.
Korlu "PISA öğrencinin ne bildiğini değil, bildiğini gerçek hayata ne kadar uyarladığını ölçüyor" diyor.
Öğretim materyalleri ile LGS ve YKS sorularında bu yaklaşımın daha görünür hale geldiğini belirtiyor.
Korlu'ya göre 2022'de salgının oluşturduğu dezavantajların hem Türkiye'de hem de diğer ülkelerde sonuçlara yansıdığı da hesaba katılmalı.
Buna karşılık Türkiye'nin özellikle fen bilimlerindeki artışı, yalnızca OECD ortalamasının gerilemesiyle açıklanamıyor.
Ortalama puanların arkasında hangi eşitsizlikler var?
Korlu "Genel ortalamalar hikayenin sadece bir kısmını yansıtıyor" diyerek sosyoekonomik farklılıklara dikkat çekiyor.
Korlu, OECD'nin henüz yalnızca ilk cildi yayımladığını ve daha ayrıntılı değerlendirmeler için sonraki raporların beklenmesi gerektiğini de vurguluyor.
OECD'ye göre Türkiye'deki öğrencilerin %32'si, sınava katılan ülkeler birlikte değerlendirildiğinde sosyoekonomik ölçeğin en dezavantajlı dörtte birlik diliminde yer alıyor.
Bu öğrencilerin fen puanı 466 ile benzer koşullardaki öğrenciler arasında yüksek sonuçlardan biri.
Buna karşın Türkiye'nin kendi içindeki en avantajlı ve en dezavantajlı %25'lik gruplar arasında fende 81 puanlık fark bulunuyor.
OECD ayrıca bu farkın 2015-2025 arasında genişlediğini belirtiyor.
Korlu bu nedenle geride kalan öğrencileri destekleyecek "eşitlikçi ve adalet temelli müdahalelerin" sürdürülmesi gerektiğini söylüyor.
Cinsiyete göre sonuçlarda da ayrışma görülüyor.
Kız öğrenciler okumada erkeklerden 22 puan önde. Matematikte ise erkekler kızlardan 18 puan daha yüksek sonuç aldı.
PISA 2025'te ilk kez ölçülen hesaplamalı problem çözmede Türkiye 473, OECD ortalaması 500 puan aldı.
Yapay zeka ve dijitalleşmenin eğitime etkisi tartışılırken bu 27 puanlık fark da izlenmesi gereken göstergeler arasında yer alıyor.
Coşkun, asgari yeterlilik düzeyindeki yükselişi özellikle önemli buluyor.
Üst düzey performans gösterenlerin oranının da üç alanda artmasını, ilerlemenin yalnızca bir öğrenci grubuyla sınırlı kalmadığını gösteren olumlu bir işaret olarak değerlendiriyor.
Coşkun da sonucun önemli bir başarı olduğunu, ancak okul türleri ve sosyoekonomik düzeylere göre ayrışmanın ayrıntılı raporlarla incelenmesi gerektiğini söylüyor:
"PISA belirli bir örneklemle çalışıyor. Bu başarıyı gösteriyor; fakat dağılımın nasıl oluştuğuna da bakmak lazım."
Türkiye önceki PISA uygulamalarında neredeydi?
Türkiye PISA'ya ilk kez 2003'te katıldı. O yıl fen bilimlerinde 434, okumada 441, matematikte 423 puan aldı.
Puanlar 2015'te sırasıyla 425, 428 ve 420'ye kadar geriledi. 2018'de fen 468'e, okuma 466'ya, matematik 454'e yükseldi.
2022'de fen 476'ya çıkarken okuma 456'ya düştü; matematik 453 ile büyük ölçüde aynı kaldı.
2025 sonuçları ise üç alanda da 2022'nin üzerine çıkıldığını gösteriyor.
Ancak katılımcı ülke sayısı 2003'te 41'den 2025'te 91'e çıktığı için sıralamaları yıllar arasında tek başına karşılaştırmak yanıltıcı olabiliyor.
Uzmanlara göre esas olarak puanlardaki uzun dönemli değişimle birlikte başarının farklı öğrenci gruplarına ne ölçüde yayıldığının izlenmesi gerekiyor.
LGS'deki soru dönüşümü nasıl yaşandı?
Coşkun'a göre son yıllarda "zorlaştığı" gerekçesiyle eleştirilen LGS sorularının önemli bir bölümü, aslında PISA'nın ölçtüğü becerilere yaklaştı.
Fen sorularında öğrencilerden yalnızca bilgiyi hatırlamaları değil, bir deneyin olası sonuçlarını analiz etmeleri ve matematiksel becerileri de kullanarak çözüm üretmeleri isteniyor.
Türkçede ise uzun metinleri, tabloları ve farklı bilgi türlerini birlikte yorumlamayı gerektiren sorular öne çıkıyor.
Coşkun bazı sorular için "Bu Türkçe sorusu mu, fen sorusu mu?" tepkisinin verilmesini de bu disiplinler arası yapıyla açıklıyor.
Ona göre öğrenciler beşinci ya da altıncı sınıftan itibaren bu tür sorularla karşılaştıkları için 15 yaşına geldiklerinde PISA'nın bağlam temelli ölçme biçimine daha hazırlıklı oluyor.
Bu benzerlik, PISA'nın yalnızca sınav tekniğiyle açıklanabileceği anlamına gelmiyor.
Coşkun'a göre önemli olan, öğrencinin bilgiyi farklı bir durumda kullanmasını, bağlantı kurmasını ve çıkarım yapmasını isteyen yaklaşımın eğitim sisteminde daha görünür hale gelmesi.
Coşkun ayrıca yükselişi tek bir değişikliğe bağlamak yerine "eklektik bir başarı" olarak nitelendiriyor.
Standart sınavlardaki dönüşümün yanı sıra öğrencilerin, öğretmenlerin ve ailelerin hazırlık sürecinin birbirini beslediğini söylüyor.
Beceri temelli eğitime yapılan vurgunun da bağlama dayalı düşünme ve disiplinler arası ilişki kurma açısından sonuçlara katkı sağlamış olabileceğini belirtiyor.
Hesaplamalı problem çözme neyi ölçüyor?
Korlu, PISA 2025'in en önemli yeniliklerinden birinin hesaplamalı problem çözme alanı olduğunu söylüyor.
Bu bölümde öğrencilere daha önce bilmedikleri bir problem veriliyor; dijital araçlarla model kurmaları, veri üretip analiz etmeleri, deney yapmaları ve geliştirdikleri çözümdeki hataları bulup düzeltmeleri bekleniyor.
Korlu'ya göre bu beceriler, yapay zeka ve dijital teknolojilerin eğitim üzerindeki etkisini izlemek açısından giderek daha önemli hale gelecek.
Ancak alan bütün ülkeler için yeni olduğu için ilk sonuçların kesin bir performans hükmü ya da uzun vadeli bir sıralama gibi okunmaması gerektiği görüşünü dile getiriyor.
Türkiye ile OECD arasındaki farkın ise eğitimde yapay zeka ve dijitalleşmeye yönelik çalışmalar kapsamında izlenmesi gerektiğini; ölçüm yöntemine uygun araç ve öğrenme ortamlarının geliştirilmesinin önem taşıdığını belirtiyor.
Yeni yoksunluk göstergesi neyi görünür kılıyor?
Korlu'nun dikkat çektiği bir diğer yenilik, OECD'nin maddi ve sosyal yoksunluğu daha somut biçimde ölçmek için kullandığı yeni gösterge.
Önceki öğrenci anketlerinde evde hangi eşyaların bulunduğu sorulurken, yeni yaklaşım belirli bir imkana neden erişilemediğini de araştırıyor.
Uygun ayakkabı veya yeni kıyafet alınamaması, evde banyo ya da duş gibi olanakların bulunmaması maddi yoksunluk kapsamında değerlendiriliyor.
Sosyal yoksunluk göstergesi ise ücretli boş zaman etkinliklerine, açık hava ekipmanlarına ve ev içinde kullanılabilecek oyun araçlarına erişimi kapsıyor.
Korlu'nun aktardığı verilere göre Türkiye'deki öğrencilerin %41,6'sı en az bir tür yoksunluk bildirdi.
Korlu, Bu göstergenin genel puanlardaki yükselişin yanında çocukların iyi olma hali ve öğrenme koşullarındaki eşitsizliklerin de izlenmesi gerektiğini gösterdiğini söylüyor.
Korlu'ya göre dezavantajlı öğrencilerin performansındaki iyileşme önemli olsa da bu grubun büyüklüğü, ekonomik ve sosyal destekleri, eğitim politikasının temel başlıklarından biri olmaya devam ediyor.