'Türkiye'de, özgürlükleri 1950'deki demokratik Cumhuriyete borçluyuz'

Akademisyen ve liberal yazar Atilla Yayla, Türkiye gazetesindeki makalesinde "Türkiye'de bugün sahip olduğumuz hak ve özgürlükleri 1923'te ortaya çıkan tek parti diktatörlüğü cumhuriyetine değil 1950'de doğan demokratik cumhuriyete borçluyuz. Tek parti cumhuriyetinin dayandığı felsefenin terk edilmesi sayesinde hak ve hürriyetlere kavuştuk" dedi. Yayla yazısında 1923'teki tek parti iktidarının bağımsızlığı sağladığını belirterek "Bir ülkenin bağımsız olması, başka bir devletin egemenliği altında bulunmaması anlamına gelir. Türkiye'nin tek parti dönemine bu ölçütlerle bakıldığında, bağımsız bir devlet yapısının varlığına rağmen özgürlükçü bir düzenin mevcut olmadığı görülür. O dönemde siyasal çoğulculuk fiilen ortadan kaldırılmış, iktidar, tek elde toplanmıştır." dedi.

Kaynak : Memurlar.Net
Haber Giriş : 21 Şubat 2026 12:02, Son Güncelleme : 21 Şubat 2026 12:05
'Türkiye'de, özgürlükleri 1950'deki demokratik Cumhuriyete borçluyuz'

Türk siyaset bilimci, akademisyen ve liberal düşünce yazarı Atilla Yayla, Gülben Ergen'in bir sosyal medya paylaşımında Afganistan'daki yönetime eleştiri yöneltirken Cumhuriyetin ve Mustafa Kemal'in Türkiye'ye özgürlük getirdiği yönündeki görüşlerine cevap veren bir makale kaleme aldı.

Atilla Yayla: Bağımsızlık ile özgürlük aynı şey değildir

Yayla, Ergen'in yaklaşımında "ciddi bir kavram karışıklığı" bulunduğunu savunarak, bağımsızlığın bir devletin başka bir devletin egemenliği altında olmaması anlamına geldiğini; ancak bunun tek başına bireysel hak ve hürriyetlerin güvence altına alındığı özgürlükçü bir düzeni garanti etmediğini belirtti.

Özgürlükçü sistemin asgari şartlarını sıraladı

Yayla, özgürlükçü bir yönetimin temel unsurlarını; serbest ve adil seçimler, iktidarın barışçıl şekilde el değiştirebilmesi, doğal hakların tanınması, ifade-örgütlenme-basin özgürlüğü, hukuk önünde eşitlik, azınlık haklarının korunması, yürütmenin yargı denetimine açık olması ve devlet gücünün sınırlandırılması şeklinde sıraladı. Özgür bir sistemin göstergesinin, bireyin devlet gücü karşısında güvence altında olması olduğunu vurguladı.

Tek parti dönemine "özgürlük" ölçütleriyle bakınca ne çıkıyor?

Türkiye'nin tek parti döneminin bu ölçütlerle değerlendirildiğinde, bağımsız bir devlet yapısı bulunsa da özgürlükçü bir düzenin mevcut olmadığını belirten Yayla, siyasal çoğulculuğun fiilen ortadan kalktığını, iktidarın tek elde toplandığını ve ifade özgürlüğünün ciddi biçimde sınırlandırıldığına dikkat çekti.

Yayla'ya göre sorun "devletin seküler ya da dini referanslara dayanması" değil; devletin toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürme iddiası ve bunu dayatmacı yöntemlerle uygulaması.

Yayla'dan örnekler: Kıyafet, unvan, din eğitimi, dil ve kimlik

Yazıda, tek parti döneminde özgürlük alanını daralttığı öne sürülen uygulamalar arasında; tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, bazı dini unvanların yasaklanması, şapka düzenlemesi, sivil hayattaki unvanların kullanımının sınırlandırılması, din eğitiminin geriletilmesi, Kürtçenin toplumsal alandaki kullanımına dönük fiili yasak ve Türkleşme baskıları gibi başlıklar sıralandı. Ayrıca Türkçe ezan uygulaması ve alfabe değişikliği de "yöntem" tartışması üzerinden değerlendirildi. Atilla Yayla yazısında "Tekke, zaviye ve türbelerin 30 Kasım 1925'te kabul edilen 677 sayılı Kanun ile kapatılması; insanların sivil hayatın akışı içinde kullandığı dini ünvan ve sıfatların (ör. şeyh, derviş, mürid) yasaklanması, 25 Kasım 1925 tarihli 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun ile başta devlet memurları olmak üzere insanlara şapka giyme mecburiyeti getirilmesi, 26 Kasım 1934 tarihli 2590 sayılı Kanun ile sivil hayatta kullanılan Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi gibi ünvanların kullanılmasının menedilmesi, din eğitiminin 1924'ten 1948'e kadar geriletilmesi ve hatta yok edilmesi; Kürtçenin toplumsal alanda kullanımına Takrir-i Sükün Kanunu (4 Mart 1925) ile getirilen ve 1934 tarihli 2510 sayılı İskan Kanunu ile kuvvetlendirilen fiili yasak; farklı etnik kökenlerden olan insanlara Türkleşme baskıları, Türklüğe dayanan ve Türklüğü yücelten eğitim müfredatları, 1932'de ezanın Türkçe okunmasına başlanması; alfabenin değiştirilmesi gibi uygulamalar bu çerçevede değerlendirilmelidir." dedi.

"Sorun tercih değil, devlet zoruyla dayatılması"

Yayla, Latin alfabesinin benimsenmesi veya ezanın Türkçe okunmasının tek başına "özgürlük karşıtı" sayılmayacağını; ancak bu tür değişimlerin devlet zoruyla ve yukarıdan aşağıya dayatılmasının özgürlük alanını daralttığını savundu. Demokratik toplumlarda reformların meşruiyetinin yalnızca amaçtan değil, aynı zamanda uygulama yönteminden kaynaklandığını belirtti.

Atilla Yayla'nın yazısı için tıklayınız.

Bu Habere Tepkiniz

Sonraki Haber