AYM, 'Bakan'dan Eşine VIP Havuz' haberinde muhabiri haklı buldu

Anayasa Mahkemesi, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı İdris Güllüce ve eşi hakkında Cumhuriyet Gazetesi tarafından yapılan haberlerden dolayı hak ihlaline hükmetti

Kaynak : Memurlar.Net
Eklenme : 29 Kasım 2021 15:37
AYM, 'Bakan'dan Eşine VIP Havuz' haberinde muhabiri haklı buldu

Başvurucu, Cumhuriyet gazetesinde (gazete) muhabir olarak çalışmaktadır. Müştekilerden İ.G uzun yıllardan beri aktif olarak siyaset hayatı olan bir kişidir. İ.G 2011 yılından beri ve halen Adalet ve Kalkınma Partisi (Ak Parti) milletvekili olup olayların meydana geldiği dönemde çevre ve şehircilik bakanı olarak görev yapmaktadır. Diğer müşteki ise İ.G.nin eşidir.

Başvurucu, gazetenin internet sitesinde 22/3/2015 tarihinde müştekilerin fotoğraflarına da yer vererek bir haber yapmıştır. Başvurucunun "Bakan'dan Eşine VIP Havuz" başlığı ile haber yapmıştır.

Başvuru Numarası: 2016/9398, Karar Tarihi: 14/9/2021

Anılan haber üzerine müştekiler gerçek olmayan isnatlarla zan altında bırakıldıklarını belirterek iftira suçunu işlediği gerekçesiyle başvurucudan şikayetçi olmuştur. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı başvurucunun iftira suçundan cezalandırılması talebiyle 7/12/2015 tarihli iddianame düzenlemiştir.

Mahkeme 9/3/2016 tarihinde başvurucunun iftira suçundan 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (HAGB) karar vermiştir.

Başvurucunun bu karara itirazı Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesince 8/4/2016 tarihinde reddedilmiştir. Ret kararı 20/4/2016tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.

Başvurucu 18/5/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesi muhabiri haklı bulmuştur:

Cumhuriyet gazetesinde gazeteci olarak çalışan başvurucu, Türkiye'ye olimpik sporcu yetiştirmek için oluşturulan on iki olimpik yüzme havuzundan birinin haberin yapıldığı tarihteki Çevre ve Şehircilik Bakanı'nın eşinin yüzme öğrenmesi için özel kullanıma tahsis edildiği de dahil bir dizi iddia içeren bir haber yapmıştır. Başvurucu; haber kaynağının Gençlik ve Spor Bakanlığında çalışan bir kamu görevlisi olduğunu, zarar görmemesi için kimliğini açıklayamayacağını ancak habere konu olayın Bakanlık çevrelerinde çokça konuşulduğunu ve birçok kimsenin bilgisi dahilinde olduğunu, Mahkemece kolluk marifetiyle araştırıldığı takdirde haberinin iftira olmadığının ortaya çıkacağını iddia etmiştir.

Buna karşın ilk derece mahkemesi; ilgili kurumlarla yapılan yazışmalar neticesinde sözü edilen yüzme havuzu çevresinde kamera sistemi bulunmadığı, giriş çıkış kayıtlarının tutulmadığı, Kurumun iddiaların doğru olmadığını bildirdiği, bu haliyle başvurucunun F.G.nin usule aykırı olarak havuzdan yararlandığı iddiasının doğru olduğunun ispatlanamadığı sonucuna ulaşmış ve başvurucunun iftira suçundan hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Mahkeme, başvurucunun olayların kolluk marifetiyle araştırılması talebini ise tesisten sorumlu devlete ait kurumun böyle bir olayın vuku bulmadığına ilişkin açık cevap yazısına rağmen yine devlete ait başka (ve olayla doğrudan ilgisi bulunmayan) bir kuruma bunu teyit ettirmenin dosyaya yenilik katmayacağı gerekçesiyle reddetmiştir. Mahkeme, haberde yer alan ifadelerin haber yapma, eleştiri ve ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir.

Somut başvuruda başvurucunun cezalandırılmasına neden olan ifadelerin ilk derece mahkemesi tarafından olgusal isnat olarak nitelendirildiği görülmektedir. Değer yargısı ifade eden görüş ve yorumlar kanıtlanmaya elverişli değilken kişilik haklarına saldırı niteliği taşıyan olgulara dayanan iddiaların desteklenmesi için güvenilir delil sunulması gerekir.

Derece mahkemesinin kabulüne göre öncelikle başvurucunun ileri sürdüğü olgusal isnatlar konusunda bir gazeteci olarak üzerine düşen ödev ve sorumlulukları yerine getirip getirmediği meselesinin aydınlığa kavuşturulması gerekir. Dolayısıyla somut olayda basının gazetecilik etik ve ilkelerine uygun olarak iyi niyetle topluma doğru ve güvenilir bilgi sağlama ödev ve sorumluluğunu yerine getirip getirmediği değerlendirilmelidir. Bu bağlamda anılan değerlendirme için gazetenin ileri sürdüğü olgusal iddiaların doğruluğu konusunda yeterli araştırmayı yapıp yapmadığı denetlenecektir.

36. Başvurucunun ispat yükümlülüğünü yerine getirirken bir beyanın doğruluğunu kanıtlayan savcı gibi hareket etmesi kendisinden beklenmemektedir. Burada sözü edilen araştırma yükümlülüğü somut gerçeklik anlamında değil yayının yapıldığı andaki olayın ortaya çıkma biçimine uygunluk olarak anlaşılmalıdır. Başvurucunun haber kaynaklarının söz konusu iddialar bakımından makul olarak güvenilir olup olmadığı ile doğru ve güvenilir bilgiler sunmak için iyi niyet çerçevesinde çaba gösterip göstermediğini ortaya koyması yeterlidir.

İncelenen olayda başvurucu, haber kaynağının sadece Gençlik ve Spor Bakanlığında çalışan bir kişi olduğunu söylemekte ve bu kişinin kim olduğunu açıklamamaktadır. Haber kaynaklarının gizliliği ilkesi uyarınca somut olayda gazetecinin ele geçirdiği belgelere ne dereceye kadar güvenebileceği hususunun değerlendirilmesinde gazeteciyi bilgileri kendisine veren şahsın kimliğini açıklamaya zorlayacak bir şekilde denetleme yapmak mümkün değildir. Fakat haberinin kaynağını açıklayıp açıklamama konusunda serbesti sahibi olan gazetecinin tercihini açıklamamaktan yana kullanması halinde ileri sürdüğü olgusal isnatların doğruluğunu araştırma konusundaki sorumluluğu ağırlaşır (benzer değerlendirmeler için bkz. Çetin Doğan (2), § 66). Somut olayda ise başvurucunun kaynağı konusunda, ulusal mahkemeler tarafından haber kaynağına ne dereceye kadar güvenilebileceği değerlendirmesinde dikkate alınabilecek bir açıklama yapmadığı anlaşılmaktadır.

Eldeki başvuruda başvurucu, haber kaynağını açıklamamış ve iddialarına dayanak oluşturan olguların gerçekliği hususunda derece mahkemesinin ilgili kurumlarla yazışma yapmasını ve gerçeğin kolluk marifetiyle araştırılmasını talep etmiştir. Derece mahkemesi ise bir kısım kurumlardan istenen bilgi ve belgelerin yeterli olduğuna kanaat getirerek başvurucunun talebini reddetmiştir. Bu durumda somut olayda cezalandırma konusu ifadelerin olgusal temelinin bulunup bulunmadığının değerlendirilebilmesi adına salt başvurucunun üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirip getirmediğinin değerlendirilmesi ile yetinilemeyecektir. Aynı şekilde derece mahkemesince de tüm delillerin toplanarak tartışılması ve maddi gerçeğe ulaşıldığının ilgili ve yeterli bir gerekçeyle ortaya konulması gerekmektedir.

Derece mahkemesinin değerlendirilmesine gelindiğinde ise tesisten sorumlu Kurumla yapılan yazışmalar neticesinde haberde ileri sürülen olayların gerçekleşmediği sonucuna ulaşılmıştır. Ancak kurumlarca başvuruya konu yüzme havuzunda kamera bulunmadığının ve giriş çıkış kayıtlarının tutulmadığının belirtildiği, olayın vuku bulup bulmadığı hususunun mahkemenin takdirine bırakıldığı gözlemlenmiştir. Kamusal hizmetlerden yararlananların sıkı bir şekilde kayda alındığı yürütme pratiğimizde yalnızca özel statüde bazı sporcuların kullanımı için oluşturulmuş tesislerden faydalananlara ilişkin kayıtların tutulmamış olması son derece istisnai bir durumdur. Ne kamera kayıtlarının olduğu ne de geleneksel olarak tutulması adetten olan kayıtların idarece tutulduğu bir hizmetten müştekinin usulüne aykırı olarak yararlandığı iddiasını iyice tartışmalı hale getirenin bizzat kurumun kendisi olduğu açıktır. O halde derece mahkemesinin bütün sorumluluğu başvurucuya yüklemek yerine başvurucunun demokratik bir toplumda basının konumuyla bağdaşmayan bir şekilde iyi niyet çerçevesinde hareket etmediğini detaylı bir biçimde ortaya koyması zorunludur.

Tüm bunlara ilave olarak başvurucunun anılan haber nedeniyle bir ceza yargılaması sonucunda hapis cezası ile cezalandırıldığının not edilmesi gerekir. Zira hukuk yargılamasından farklı olarak ceza yargılamasının amacı maddi gerçeğe ulaşmaktır. Maddi gerçek, gerçekleştiği ileri sürülen olayın delillerle ortaya konulmasıdır. Bu yönüyle maddi gerçeği araştırma ilkesi ceza hakimine tarafların beyanı ve/veya dosyada mevcut delillerle yetinmeyip resen araştırma yapma yükümlülüğü yükler. Ceza hakimi, maddi gerçeği ortaya çıkarabilmek için her türlü delili mahkeme önünde çelişmeli hale getirmeli ve değerlendirmelidir. 5237 sayılı Kanun'un 267. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan basın yoluyla iftira suçunun oluştuğunun kabul edilmesi için "işlemediğini bildiği halde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat" edilmesi gerekmektedir. Yargıtay içtihatlarında da vurgulandığı üzere öncelikli olarak iftira suçunun oluşabilmesi için kendisine hukuka aykırı fiili isnat edilen kişinin bu eylemi işlemediğinin bilinmesi ve kendisine hukuka aykırı fiil isnat edilen kişi hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak amacıyla hareket edilmesi gerekir. Bu itibarla suçun basın ve yayın yolu ile gerçekleştirilmesi bakımından failin hakkında asılsız suç isnadında bulunulan mağdurun masum olduğunu ya da isnat edilen fiilin asılsızlığını kesin olarak bilmesi arandığından bu suç özel kastla işlenebilir. Zanna ve tahmine dayalı isnatlarda dahi iftira suçu oluşmamaktadır. Zira şüphe üzerine şikayet etmek vatandaşın hakkı olduğundan iftira suçunun oluşması için mağdurun suçsuz olduğunu bile bile isnatta bulunduğunu sübuta vardıran kesin delillerin mevcudiyeti gerekir.

Başvuruya konu yazı bir bütün olarak ele alındığında başvurucunun dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı hakkında idari veya adli bir soruşturma açılmasını hedeflediği sonucuna varmak aşırı bir yorum olacaktır. Açıktır ki bir gazeteci olarak başvurucu, Bakan hakkında bir soruşturma açılmasını değil onun ve yakınlarının davranışlarının toplum nezdinde kabul edilemezliğini topluma duyurmayı amaçlamaktadır. Dahası Mahkeme başvurucunun Bakan ve eşinin hukuka aykırı fiili "işlemediğini bildiği halde" isnat ettiğini de kesin delillere dayalı olarak ve her türlü şüpheden uzak bir biçimde gösterememiştir. Kamera kayıtlarının bulunmaması ve giriş çıkış kayıtlarının tutulmaması başvurucunun cezalandırılması için zorunlu olan "kesin delillerden" sayılmış; iddia edilen olayların Bakanlıkta çoğu kimse tarafından bilindiği iddiasının varlığına rağmen başvurucunun suçluluğunun kolluk marifetiyle araştırılması ve cezalandırma yoluna gidilecekse kovuşturmanın derinleştirilmesi talepleri bazı retorik argümanlarla reddedilmiştir.

Başvurucu, derece mahkemesi önünde haber yapma hakkı çerçevesinde iyi niyetle hareket ettiğini savunmuştur. Haber yapma hakkı aynı zamanda halkın haber alma hakkını da garanti altına alır. Bu hak özellikle ortak menfaatler arasında bulunan siyasiler ile ilgili konularda önem taşır. Nitekim halk ile yönetici konumunda bulunan siyasiler arasında köprü görevi gören bu hak siyasal meşruiyeti sağlayan en önemli hususlardan biridir. Bu şekilde vatandaşlara siyasiler üzerinde denetim mekanizması kurarak eleştiri ve teveccüh yöneltme imkanı sağlanmaktadır. Bu itibarla eldeki başvuruya bakıldığında başvurucunun iddiasına göre İ.G, bakan olması nedeniyle nüfuzunu kullanarak milli takım oyuncularına tahsis edilen bir havuzu, eşinin özel kullanımına sunmaktadır. Dolayısıyla kamuoyunun bu bilgiye olan ilgisi ve dikkati, gazetecinin ciddi bir görev üstlenmiş olması ve siyasi alaka düzeyi hususları gözönüne alındığında basın özgürlüğünün yüksek korumadan yararlanması gerektiği açıktır.

Bütün bu değerlendirmeler ışığında başvurucunun yaptığı haber nedeniyle hapis cezası ile cezalandırılmasının demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı değerlendirilmelidir. Somut olayda hakkında haber yapılan müştekinin ona nasıl cevap verileceğini bilen bir siyasetçiye yöneltildiğinin altı çizilmelidir. Müştekinin kendisine ve ailesine yöneltilen sözlere karşı cevap verme konusunda oldukça geniş imkanları vardır. Başka bir deyişle İ.G.nin siyasi konumu gereği yazılı ve görsel basına ulaşması bu konumda bulunmayan insanlara nazaran çok daha kolaydır ve itibarını zedelediğini düşündüğü ifadelere karşı kendisini savunma imkanı bulunmaktadır.

Derece mahkemesince müştekilerin şeref ve itibar haklarının ihlal edildiği kanaatine ulaşılması karşısında bu hakları korumak adına tekzip metni yayımlanması, tazminat yolunun gösterilmesi gibi telafi edici yöntemleri değerlendirmeden doğrudan hürriyeti bağlayıcı ceza yolunu tercih ettiği görülmektedir. Gazetecilerin üst düzey kamu görevinde bulunanların sözlerini ve davranışlarını takip etmeleri, onlar hakkında fikir oluşturarak kamuoyunu bilgilendirmeye hatta yönlendirmeye çalışmaları demokratik bir toplumda kaçınılmazdır. Rahatsız edici de olsa bu kişilere ilişkin yapılan bilgilendirme ve eleştirilerin cezalandırılması caydırıcı etki doğurarak toplumdaki ve kamuoyundaki farklı seslerin susturulmasına yol açabilir. Cezalandırılma korkusu, çoğulcu toplumun sürdürülebilmesine engel olabilir (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Ergün Poyraz (2), § 79). Bu haliyle başvurucunun hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmesi, bilgilendirme ve eleştiri ortamına zarar verebilir.

Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuru incelemesinde bireylerin anayasal hakları ihlal edilmediği sürece derece mahkemelerinin dava konusu olguları değerlendirmesine ve hukuku yorumlamasına müdahalede bulunmaz. Derece mahkemesinin gerekçeli kararına bakıldığında ise başvurucunun toplanmasını talep ettiği delillerin maddi gerçeğin ortaya çıkarılması bağlamında neden değerlendirilmediğini ve bu itibarla başvurucunun iyinetli olduğuna dair beyanına neden itibar edilmediğini ilgili ve yeterli bir gerekçe ile açıkladığı söylenemeyecektir. O halde derece mahkemesinin maddi gerçeğin ortaya çıkarılması hususunda üzerine düşen yükümlülüklerin tamamını yerine getirip getirmediği meselesi Anayasa Mahkemesi önündeki bilgi ve belgeler çerçevesinde netleştirilememiştir.

Sonuç olarak somut olayda ilk derece mahkemesinin gerekçesi, başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerine yapılan müdahale için ilgili ve yeterli kabul edilemez. Bu nedenle başvurucunun basın özgürlüğü ve bu bağlamda ifade özgürlüğü ile müştekilerin şeref ve itibarına saygı hakları arasında adil bir denge kurulduğu söylenemez. Dolayısıyla başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerine yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.

Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 26. ve 28. maddelerinde güvence altına alınan ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

İfade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 14/9/2021 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Memurlarnet'i instagram'dan takip etmek için tıklayınız

Memurlar.Net'i Facebook'tan takip etmek için tıklayınız

Bu Habere Tepkiniz